ARA
    Biz Kimiz   Hizmetlerimiz   Egitimler   Etkinlikler   Blog   Sizden Gelenler   Basın   Referanslar   İletişim

ÖĞRENMEYE GİDEN YOL TUTKUDAN GEÇER. GERİSİ İSE TEFERRUAT…

Her şey değişip evrilirken, eğitim yöntemleri de yerinde saymıyor haliyle. Her geçen gün öğrenciler ve öğrencilerin ihtiyaçları değişiyor, dolayısıyla eğitim yöntemleri de bu değişime uyum sağlayacak şekilde gelişiyor. Geçen günlerde internet kuşağı gençlerinin vazgeçilmezi sosyal medyayı eğitim öğretime entegre edebilmiş, öğrencilerin gözünde fenomen olmuş öğretmenlerden bahsetmiştim.



Evet, işin sırrı yenilikleri, ihtiyaçlar doğrultusunda entegre edebilmekte. Şu sözü çok severim: “Elinde ne olduğu değil, elindekiyle ne yaptığın önemlidir.” Bahane bulmak isteyene bahane çok, ama başka bir eğitim her zaman mümkün. Benim ilgimi çeken 2 güncel eğitim trendini paylaşmak istiyorum.  Umarım size de elinizdekilerle bambaşka yöntemler geliştirmek, öğrencilerin hayatlarına başka dokunuşlar yapmak için ilham verebilirim.




 
İlgiye dayalı eğitim:
 
Bir konuya ilgi duymak, o konuyu öğrenmek için en büyük motivasyon kaynağı. Ancak mevcut eğitim sistemlerinde, ilgi duysun duymasın tüm çocuklar aynı müfredatı öğreniyorlar. Öğrenci ilgi duyduğu konuya ancak üniversitede yönelebiliyor. O da eğer moda diye başka bir bölüme yönlendirilmediyse. İşte ilgiye dayalı eğitimde durum böyle değil. Her çocuğun ilgi duyduğu alan tespit ediliyor ve eğitimi bu alan çevresinde şekillendiriliyor. Başka bir deyişle kişiselleştirilmiş eğitim. Bu bir spor dalı da olabilir, karikatür de, fizik de. Aslında hayata geçirilememiş olsa da, konu 1990’lardan beri gündemde ve o dönemde yapılan araştırmalar da ilgi alanının başarıyla doğrudan ilişkisi olduğunu destekler nitelikte. Amerika’da bazı okullarda uygulanmaya başlamış ve sonuç “daha iyi not alma” rüşvetine prim vermeyen, öğrenme hevesiyle gözleri parıldayan öğrenciler olmuş!
 
Şimdi “Eeee… TEOG, LYS, müfredat gibi gerçekler var. Bu şartlarda yapamayız ki” sözlerinizi duyar gibiyim. Elbette kolay olmayabilir, ama küçük pilot çalışmalar da mı başlatamazsınız? Tek yapmanız gereken kuralları biraz esnetmek, azıcık kutunun dışında düşünmek.  Ne demek istediğimi örneklerle açıklayayım. Diyelim bir proje verdiniz ve belli bir tarihte öğrencinin bu projeyi sunması gerekiyor. Ne yapıyor öğrenci, belli bir formatta hazırladığı dosyayı, geçiyor sınıfın karşısına anlatmaya başlıyor, power point bir sunum eşliğinde. Halbuki ilgiye dayalı eğitim örneklerinde öğrenciye birkaç konu seçeneği veriliyor. Öğrenci heyecan duyduğu konuyu seçiyor ve onu istediği şekilde ele alıyor. Örneğin aşağıdaki bir öğrencinin tarih dersi için hazırladığı “kölelik ve tarihçesi” ödevi. Ödevinde, anne kız köle resmi etrafında kölelikten, eşitliğe giden süreçteki kelimeleri listelemiş, sömürüden özgürlüğe kadar.




Bir başka öğrenci aynı ödevi canlandırmayla sunabilir. Bir başkası video çekip montajlayabilir. Sayısal zekası baskın bir başkası için de tarihler ve gelişmeleri ana başlıklar halinde sunmak yeterlidir. Bir öğretmen olarak size düşen ise ona rehberlik yapmak, seçtiği konuda, seçtiği şekilde ilerlerken yoluna ışık tutmak, onu iyi tanımak, gerektiğinde destek vermek, yönlendirmek.
 
 
 
Proje Temelli Öğrenme
 
Yüzme öğrenmek isteyen suya girmek zorunda, öyle değil mi? Tarifle, uzaktan bakarak yüzme öğrenebilir misiniz? Proje temelli öğrenme de bu aslında. Kolları sıvayıp, bizzat işe girişiyorsunuz. Aslında proje temelli öğrenme, öğrenme sürecini bir anda ete kemiğe büründürüyor, bilgiyi gerçek hayata taşıyor ya da içinde yaşatıyor. Böylece bilgi daha kalıcı oluyor. Madem bir öğretmenin en sık karşılaştığı soru “Hocam bu gerçek hayatta ne işime yarayacak?”, o zaman pekala öğrencilerinizin karşısına gerçek hayat problemleriyle çıkabilirsiniz. Örneğin sağlıklı beslenme konusunu öğretirken, o ayki okul yemek listesini dengeli beslenecekleri bir biçimde yapmalarını isteyebilirsiniz. Ya da tarihi bir belgesel hazırlamalarını isteyerek öğrenmelerini sağlayabilirsiniz. Aslında “yaparak öğrenme”nin tarihçesi Konfiçyüs ve Aristo’ya kadar uzanıyor. Daha yakın tarihe geldiğimizde, 20. yüzyılda eğitim teorisyeni ve filozof John Dewey öğrenmenin deneyim ve ilgiye dayandığının altını çiziyor. Eğitimi, öğrencinin bilgiyi alan pasif bir konumda değil, bilgiyi deneyimleyen aktif bir konumda olması olarak tanımlıyor. Ve ekliyor: “Eğitim hayata hazırlamak değil, hayatın kendisidir.”  
 
Yine tüm eğitimcilerin yakından tanıdığı Maria Montessori okul öncesi dönem için benzeri bir argümanla yola çıkıyor ve çocukların problem çözebilen bireyler olmalarının yolunun deneyimlemekten geçtiğini söyleyen modelini oluşturuyor. İsviçreli gelişim psikoloğu Jean Piaget ise her yaşta çocuk için deneyimleyerek, yaparak öğrenmenin önemini ortaya çıkaran çalışmalar yapıyor.  Kısacası proje temelli öğrenim yeni bir olgu değil. Sadece belki öğrenim sürecimize daha çok girmesi gereken bir olgu.
 
Nasıl bir öğretme şekli seçmiş olursanız olun, esas önemli olan öğrencinizle bir bağ kurmak, onları yakından tanımak ve her birinin öğrenme tutkusunu anlayabilmek. Dedim ya öğrenmeye giden yol tutkudan geçer. Gerisi ise teferruat.
 
 
 
KAYNAKLAR
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Ad Soyad
E-posta adresiniz
Mesajınız
Güvenlik Kodu
GÖNDER